25 Ekim 2012 Perşembe

Pir Sultan Abdal

Pir Sultan Abdal, halk arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan'dan biridir. Alevi gelenekleri ile dergâh ortamında yetişti. Hak Muhammed Ali izinde yürüdü. Ana konuları, deyişler, nefesler, Hakk sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi, duazimam, ilahi aşk, tasavvuf ve sosyal uyarı niteliğindedir.



Dolayısıyla bir derviş olarak toplumu irşat (İlmiyle ve aklıyla toplumu bilgilendirmiştir) etmiştir. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimini Erdebil'de görmesine rağmen, diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı'ndan hiç etkilenmedi.

Pir Sultan Abdal, 16. yüzyılda yaşamış, Türk halk şairi, halk kahramanıdır. Asıl adı Haydar'dır. Yaşamının büyük bölümü Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde geçti. Ölümünün, 1547-1551 ile 1587-1590 arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor.

Hayatı, Mücadelesi:

Pir Sultan Abdal, 16. yüzyıl Osmanlı toplumunda yaşamış, şiiri ve eylemleriyle halka mal olmuş, Alevi-Bektaşi edebiyatının en büyük şairidir. Pir Sultan’ın politik yönü, şiirlerinde “şah, şah” diye geçen sözlerinden de anlıyoruz ki 16. yüzyıl Alevi-Kızılbaş halkının, Sünni Osmanlı Devleti’ne başkaldırışının sözcüsü ve lideridir.

Pir Sultan’ın Padişah’a karşı Şahtan yana olması, kendi imparatoruna karşı yabancı bir imparatoru tutmak değildir. Anadolu köylüsünün dili ve yoksulun özgürlük istemiyle yanan Pir Sultan, insanın insana kulluğunun hiçbir türlüsüne boyun eğmeyecek fıtrata sahipti. Onun Osmanlı Sarayı’na ve bütün saraylara karşı halkın savunucusu saymadan kişiliğine, şiirlerine anlam verebilmek mümkün olmayacağı gibi asılması olayını da kolaylıkla açıklayamayız. Pir Sultan, halkın kendinden kopmuş saraya direnişin simgesiydi.

Bir tarafta sarayın surları içine kapandıkça kapanan, köylünün halinden haberi olmayan bir sultan, bir tarafta Sivas’ın Banaz Köyü’nden dünyaya açılan Pir Sultan.

Kadı makamına divan kurulmuş
Doğru söyleyenler burdan kovulmuş
Cahil ile yol alması zor olmuş
Medet pirim Ali yetiş ya şimdi

Pir Sultan Abdal'ım Şah'a giderim
Yolumdan dönersem serin veririm
Hınzır paşa zalım kuldur bilirim
Yetiş medet Pirim, yetiş ya şimdi

Pir Sultan Abdal

Osmanlı padişahı halktan koparken, halk doğal olarak kendinden kopmayanlara sıkı sıkıya sarılmıştır. Bu nedenle Pir Sultan’ı ve düşüncelerini daha iyi anlamak için öncelikle 16. yüzyıldaki Osmanlı toplumsal yapısını incelemek doğru olacaktır.

Bir toplumdaki sosyal doku ile toplumsal halk muhalefeti arasında mutlaka diyalektik bir bağ vardır. Bir hareketin doğuş nedenini toplum düzeninin biçiminde, ekonomik ve sosyal karakterinde aramak gerekir. Bilindiği gibi Osmanlı toplumunun sosyal dokusu, egemenlik altına alınan toprakların doğal ve özgün koşullarına göre değişiklik gösteriyordu. Birbirinden farklı bir çok toplum düzeninin bazen yalın bazen de karmaşık olarak yan yana yaşadığı görülüyordu. İlkel bir aşiret yaşantısının yanında, gelişmiş şehir sistemi, toprak köleliğine dayanan derebeylik düzeninin yanında ülkeler arası kervan ticareti gibi birbirinden yapı bakımından farklı oluşumlar, ekonominin karmaşık yüzünü oluşturuyordu.

Ele geçirilen bazı bölgelerde bazı derebeylerin mülkiyet hakları aynen korunuyordu. Örneğin; Beyrut, Suriye, Halep, Bağdat, Basra, Hicaz, Yemen vilayetleri ile Kürt Beylikleri; Rumeli’de Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan, bölgeleri Osmanlı toprak sisteminin dışında bırakılmıştı. Buralarda toprak ve köylü, aşiret şeyhlerinin, derebeylerinin, feodallerin öz malıydı. Bizans ve Trabzon (Pontus) İmparatorlukları yaşamlarını sürdürürken, burada da toprak köleliğine dayalı sıkı bir feodalizm egemendi.

Anadolu’nun dışında kalan bölgelerde üretim ilişkileri böyleyken, Orta Anadolu’da yani Pir Sultan’ın yaşadığı coğrafyada durum farklıydı. Büyük devlet memurları, vezirler, eşraf ve Osmanlı Devleti’nin aristokrat zümresi Sultan namına devleti idare ediyordu. Osmanlı Devleti’nin siyasi anlayışı feodalite zümresi çıkarlarına uygun biçime sokulmuştu. Din adamları, Kanunname-i Cedid gibi kanunnamelerle feodalizme dinsel kılıflar hazırlıyorlardı. Padişah, sadrazam ve şeyhülislam arasında sıkı bir dayanışma vardı. Padişahın fermanları, sadrazamın hükümleri ve şeyhülislamın fetvaları birbirini tamamlar nitelikteydi. Sonrakiler öncekinin görüşlerine kılıf hazırlayarak destek çıkıyorlardı.

Osmanlı’daki toprak dağılımını üç grupta toplayabiliriz:

1- Kişisel arazi ve mülkler(sultan tarafından kişilere verilen mülkler)
2- Vakıf arazi ve mülkler(dinsel yollarla edinilen büyük mülkler)
3- Devlete ait arazi ve mülkler(sarayın ve askeri feodallerin elindeki mülkler)

Devlet arazilerindeki dağılımın en belirgin biçimi “timar” olarak adlandırılır. Timar’ın kurumsal anlamı şudur: Devlet(sultan, padişah) belirli topraklar üzerindeki gelirlerini belli bir hizmet karşılığında ordu mensuplarına bırakmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda gözlenen has, zeamet ve timar, belli yörelerin toprak ve öteki gelirlerinin asker, sivil yöneticilere verilmesi biçimindeydi. Bu topraklarda çalışan köylü herhangi bir mülkiyet hakkına sahip değildi. Toprağı işler, ürünün çok büyük bir bölümünü vergi olarak verirdi. Bu vergi aşar ya da haraç olarak adlandırılıyordu. Osmanlı Döneminde öşür, haraç ve ciziye olmak üzere halktan alına vergilerin seksen tür olduğu kimi kaynaklarda belirtilir.

Osmanlı Devleti’ndeki ideolojik yapı ise, sınıflı toplumların tümünde olduğu gibi Osmanlı toplumunda da ezen ve ezilen sınıflar ile bunların kendine has ideolojileri olduğudur. Avrupa dahil feodal toplumlarda olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de dinsel ideoloji egemendi. Bu da bir çeşit ümmetçilikten ibaretti. Osmanlı toplumunda İslami devlet olmanın sonucu olarak şeriat kanunları geçerliydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen resmi ideoloji olan Sünnilik daha çok saray çevresi ile taşradaki katmanlar arasında, Mevlevilik daha çok şehir çevrelerinde, Bektaşilik kasaba çevrelerinde, Alevilik ve türevleri ise daha çok kırsal kesimlerde yayılmış ve İslamı seçmek zorunda bırakılan gayrı Müslim unsurlar arasında barınmıştır. Feodalizm ideolojisi ümmetçiliğin Anadolu’daki yansıması olan Sünnilik, kurumlaşmış düşünce olarak egemen kesimin sömürü ve baskı öğretisi haline dönüşürken. Ezilen düşünce olarak Alevilik ve türevleri (Kızılbaşlık, Babailik, Bedreddinilik gibi) gibi heterodoks (farklı düşünceler) düşünceler de köylülüğün öğretisine dönüşmüştür. Alevi inanç sistemi, feodal toplumdaki emekçi kesimin düşüncesi durumundaydı. Aslında Anadolu’daki dinsel görünümlü halk hareketlerinin birçoğu, Avrupa’daki benzeri köylü ayaklanmaları gibi özünde sınıfsal bir mücadeleydi.

Çağdaş düşünce sistemlerinin ve değer yargılarının yerleşmediği dönemlerde, dini kurumların önemi oldukça büyüktü. Din, yönetici kesimlerin başlıca sömürü ve baskı aracıydı. Bunun en çarpıcı ve en acılı örneklerinden biri 1514’ de gerçekleştirilen alevi katliamıdır. Osmanlı Padişahı Yavuz Selim, bir paylaşım savaşı ve genişleme kavgası olan Çaldıran Savaşı’ndan önce Alevi kitleleri yanına çekemeyeceğini anlayınca Anadolu’ya gönderdiği memurları ve askerleri aracılığı ile yediden yetmişe Kızılbaş-Alevileri defter ettirmiş (fişlemiş) elli binden fazla kişinin katledilmesi ve binlerce evin tahrip edilmesi ile sonuçlanan kitle katliamına girişmişti.

Özellikle Yavuz’un Halifeliği İmparatorluk bünyesine alarak Sünniliği resmi ideoloji haline getirmesi, sarayla halk arasındaki inançsal-düşünsel çelişkiyi daha da arttırmıştır. Öte yandan Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in de Şiiliği egemen inanç yapması, Anadolu Alevilerinin kendisine daha da yakınlaşmasına yol açmıştır. Osmanlı yönetimi ile ters düşen kitleler Şah yönetimine bir dayanak gözüyle bakıyordu. Şah İsmail, “Hatayi” mahlasıyla yazdığı Türkçe şiirleriyle, özellikle alevi halk üzerinde oldukça etkili oluyordu.

16. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı ekonomik bunalımın toplumsal yapı ve halk üzerinde yarattığı etki de bu siyasal gelişmelerin üzerine gelmişti. Amerika kıtası keşfedilmiş, Akdeniz yerine Afrika’nın güneyinden geçen yeni ticaret yolları ve gelir kaynakları bulunmuştu. Matbaa icat olmuş ve kültürel akış hızlanmıştı. Avrupa bilim ve sanat üretirken, Osmanlı kendinden olmayan halk kitlelerini tüketmekle uğraşmaktaydı. 16. yüzyılın ikinci yarısı, başka eyaletlerin yanı sıra Rum Eyaleti(Sivas, Tokat, Amasya, Malatya, Bozok) için de, geniş çiftçi ve göçer hayvancı tabakalarının tam bir sefalete düştüğü; reaya-memur anlaşmazlıklarının doruk noktasına vardığı bir dönemdir. Halk arasında küçük ayaklanmalar da gözlenmiştir.

Kısaca Sultan iktidarını perçinlemeye çalışırken, köylünün göz nuru, alın teri üstüne timarlar, zeametler, haslar kuruluyordu. Bunların üzerine de sipahilerle öteki yöneticiler oturuyordu. Ama koskoca bir halk kitlesi yokluk ve yoksulluk içinde kıvranıyordu. Köylüler içinde bulundukları bu acıklı durumu şu dörtlükle dile getirmişlerdir, örneğin:

Çıksam dağa ayısı var, kurdu var
Düze insem sıtması var, derdi var
Köye gitsem tahsildarın derdi var
Şaştım ağam bu salgının elinden.

Anonim

Halk kendilerine bela olan bu salgından kurtulmanın yollarını arıyorlardı. Kimisi bunu bir alınyazısı ve kader sayıp boyun eğiyordu. Kimisi ise feodallerin temsilcileri, zaptiyelere ve tahsildarlarına karşı direniyordu. Osmanlı Sultanının halk arasında yarattığı gerilim, yukarıda bahsedilen siyasal ve ekonomik gelişmeler sonucunda Pir Sultan’ın başkaldırısı ortaya çıkar.

İçinde yetiştiği halkın düşüncelerini, özlemlerini ve taleplerini çeşitli dini parolalarla süslenmiş sözlerle ve sazıyla dile getiren ve halkıyla birlikte mücadeleye dönüştüren bir lider-ozandır Pir Sultan. Abdal. Asıl adı Haydar olarak bilinir. Kendisini yetiştiren felsefenin gereği olarak her alanda Osmanlı ile ters düşmüştür. Şiirlerinde geçen ”şah” ve “mehdi” kelimelerinin Ali’den başlayarak haklıları haksızlardan kurtarmak için günün birinde ortaya çıkacak mehdi inancındaki kurtarıcının simgesi olduğunu da belirtelim.

Pir Sultan, Osmanlı Padişahlarını Anadolu’yu sömüren, yoksul halka yaşama olanağı tanımayan, yoksulun hakkını almak isteyenleri ve Alevileri acımasızca katleden bir zorba olarak görüyordu. Olup bitenlerden emekçi Sünni halkı değil, Osmanlı Siyasal gücünü ve onun yarattığı yapıyı sorumlu tutuyordu. Başka bir söylemle Pir Sultan’ın kavgasının temelinde yeni bir toplum düzeni arayışı vardır. Onun kavgası Osmanlı düzenine. adalet dağıtıcılarına, kadılarına, müftülerine, Beylerbeylerine ve paşalarınadır.

Kocabaşlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helali yedi
Sen de hiç din iman var mı?

Pir Sultan’ım, zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı?

Pir Sultan Abdal

Pir Sultan’da “şah” güzel günleri getirecek, insanları haksızların elinden kurtaracak bir güçtür, bir kurtarıcıdır, güzel günlerin habercisidir. Pir Sultan mücadelesini sürdürürken bu güce dayanır. Bu nedenle Osmanlı Müftüsü ve dönemin Hızır paşası “şah” adının anılmasını yasaklar. Ancak Pir Sultan ölümü göze almıştır.

Padişah katlime ferman dilese
Yine geçmem ala gözlü şahımdan
Cellatlar karşımda satır bilese
Yine geçmem ala gözlü şahımdan

Pir Sultan Abdal

Pir Sultan Abdal, içinde ki devrimi tamamlamış, davasına inanmışlığın verdiği güçle daha da güçlü seslenmeye devam eder.

Kadılar, müftüler fetva yazarsa
İşte kement, işte boynum, asarsa
İşte hançer, işte kellem, keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

Pir Sultan Abdal

Osmanlı yöneticileri halk ayaklanmalarını bastırmak ve kitleleri sindirmek için muhalefete önderlik edenleri türlü yollarla katletmektedir. İşte Pir Sultan Abdal böyle bir ortamda Hızır Paşa’nın karşısına çıkarılır. Hızır paşa Pir Sultan’a ders, halka da gözdağı vermek istemektedir. Pir Sultan’ın başlattığı ayaklanma önlenmiş üstelik bazı dostları da onu bırakarak geri kaçmıştır. Hızır paşa tehditler savurarak onu korkutmaya çalışmıştır ama Pir Sultan taviz vermemiştir. Aşağıdaki şiirden bunu anlıyoruz.

Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.

Şahı sevmek suç mu bana?
Kem bildirdin beni Han’a
Can için yalvarmam sana
Şahın şah bana darılır

Pir Sultan Abdal

Bunun üzerine Hızır Paşa, Pir Sultan Abdal’ı zindana attırır. Söylediklerinden ve yaptıklarından pişman olmasını “şah” kelimesini kullanmamasını yoksa asılacağını söyler. Pir Sultan aldırmaz mücadelesinden ve düşüncelerinden geri durmaz.

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar Şaha gidelim.

Pir Sultan Abdal

İnadına şah kelimesini kullanır şiirlerinde. Her türlü baskıyı göze almıştır artık.

Şah'a Giderim
Karşıdan görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü Pirim sen himmet eyle
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.

Eğer göğebüren bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.

Bir bölük turnaya sökün dediler
Yürekteki derdi dökün dediler
Yayladan ötesi yakın dediler
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.

Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde Şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.

Pir Sultan Abdal'ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri dönülmez
Gözlerimde Şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şah'a giderim.

Pir Sultan Abdal

Sonunda Pir Sultan Abdal acı ve katı gerçekle karşı karşıya kalır. Hızır Paşa tarafından asılır.

Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gibi beni zar eyler
Yağmur gibi yağar taşlar başıma
İlle de dostun bir fiskesi yaralar beni beni beni
Can beni beni beni dost beni beni beni.

Dar günümde dustum düşmanım beli oldu
Bir derdim var idi şimdi el oldu
Ecel fermanı boynuma takıldı
Gerek vura gerek asalar beni beni beni
Can beni beni beni dost beni beni beni.

Pir Sultan Abdal’ım can göye almaz
Haktan emir olmasa rahmet yağmaz
Şu ellerin taşı bana hiç değmez
İlle de dostun bir tek gülü yaralar beni beni
Can beni beni beni dost beni beni beni.

Pir Sultan Abdal

Pir Sultan Abdal’ın mücadeleyle geçen ömrü böylece noktalanır. Ardında Halkının acıları ve güzel bir dünya özlemiyle yoğrulmuş bir şiir dünyası kalır geride.

Onu asan Hızır Paşa unutulur gider. Pir Sultan Abdal ise mücadelesi, düşünceleri ve şiirleriyle her zaman yaşamaya devam edecektir.

Derleyen:

Muzaffer Aytekin
Mirhani

3 yorum:

  1. İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir.
    Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir.
    İnsanların "TECRÜBE" dediği şey budur.
    Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana "TECRÜBELİ" denir.

    Sigmund Freud

    YanıtlaSil
  2. Vergileme sanatı;

    kazı bağırtmadan, ondan mümkün olduğu kadar tüy almaktır.

    Jean Baptiste Colbert

    YanıtlaSil
  3. Sizin tanrınız oğlunu çarmıha gerdiyse; kimbilir bana ne yapar?

    Marquis De Sade

    YanıtlaSil

Yorum yapmak ve siteye üye olmak isteyenler, Gmail hesabı ile siteye üye olabilir, Sitede yorum bölümünde, “yorumlama biçimi” yazan butondan “Google hesabı” yazanı seçerek yorumunuzu yazabilirsiniz.